Reklam Alanı Reklam Alanı Reklam Alanı Reklam Alanı Reklam Alanı


 
http://ahmedhusrevaltinbasak.files.wordpress.com/2010/05/husrevefendi.png
 

 

http://www.nurunyolcusu.com/cocuk/nuruncocuk.png
Reklam alanı Reklam Alanı Reklam Alanı Reklam Alanı Reklam Alanı
http://www.nurunyolcusu.com/radyo.jpg Malumat İçin
Başvuru İçin
Malumat İçin
Başvuru İçin
Malumat İçin
Başvuru İçin
Malumat İçin
Başvuru İçin

Grup Elmaskalem 2011

https://lh5.googleusercontent.com/_6cVEFhbaOi8/TdDyamv24dI/AAAAAAAAAPM/p1q1yoBlyt4/grupelmaskalem.gif

Gönderen Konu: Ankarada bulunan evliyalar  (Okunma sayısı 4857 defa)

0 Üye ve 3 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı كنج مسلمان

  • WebMaster
  • *
  • İleti: 5991
  • Karma: +138/-9
  • Site emanetçisi
    • www.nurunyolcusu.com
Ankarada bulunan evliyalar
« : 09 Temmuz 2008, 21:30:18 »

Abdülhakim Arvâsî Hazretleri (h.1281-1362 / m.1865-1943)

Son asrın, zahir ve bâtın ilimlerinde kâmil ve dört mezhebin fıkıh bilgin­lerinde mahir büyük bir alîm ve ruh bilginlerinin mütehassısıdır. 1281 (m. 1865) yılında Van vilayetinin Başkale şehrinde doğdu. 1362 (m. 1943) yılında Ankara'da vefat etti. Kabri, Ankara yakınındaki Bağlum'dadır. Babası, Seyyid Mustafa Efendi ve bütün dedeleri, zamanlarının âlim ve fazılları idiler. İmam Ali Rıza Musa Kazım soyundan olup, Seyyid oldukları, Irak'taki şer’i mahkeme defterlerinde yazılıdır. Arvâsî ailesi, altı yüz yıldan beri ilim yaymakla ve en üstün insanlık me­ziyetlerinde numune olmakla tanınmış ve halk arasındaki ayrılıkları gidermek­te, millî birliği sağlamakta devam edegelmişlerdir. Abdülhakim Arvâsî Hazretleri, 1300 sene başında icazet (diploma) aldı. Sarf, Nahiv, Mantık, Münazara, Beyan, Bedi', Belagat, Kelam, Usul-i Fıkıh, Tefsir, Tasavvuf, Nush bi'l-müslimîn, müsbet ilimlerden Fizik, Biyoloji, He­sap, Hendese, Astronomi gibi ilimler öğrendi. Allâme Seyyid Fehim Arvâsî Hazretleri'nden Nakşibendiyye, Kadiriye, Kübreviyye, Sühreverdiyye, Çeştiyye tarikatlarının usul ve erkânını tahsil etti. 1332 (m.1914) yılında, Başkale'den hicret ederek İstanbul’a geldi. Eyüp Sultan'da önce yazılı medreseye, sonra Gümüşsüyü tepesindeki Mürteza Efendi tekkesine yerleşti. Kaşgarî Hangâhı müştemilatına tayin olundu. İslam halifelerinin sonuncusu olan Sultan Vahdettin tarafından "Medrese-i Mütehassısın" denilen İslam Üniversitesi'ne Tasavvuf Müderrisi olarak, 08 Zilkade 1919 (h. 1337) tarihli ferman ile tayin edildi. Anadolu'da çarpışan Kuvay-i Milliye'nin galip gelmesi için, Anado­lu'daki mücahidlere para, mal ve dua ile yardım etmeleri, eli silah tutanların onlara katılmaları için milleti teşvik ederek çok kimseyi Anadolu'ya gönderdi. Çok yardım yapılmasına sebep oldu. 27 Kasım 1362 (1943) yılında ebediyete intikal etti. Seyyid Abdülhakim Arvâsî Hazretleri'nin üç oğlu ve iki kızı dünyaya geldi. Bunlardan Enver Bey ve Şefia Hanım hicret sırasında vefat ettiler. İkinci oğlu Ahmed Mekkî Üçışık, Kadıköy Müftüsü iken, 1387 (1967) yılında vefat etti. Üçüncü oğlu Seyyid Münir Üçışık, İstanbul Belediyesinde satış memurluğunda uzun yıllar çalışmış, doğruluğu, çalışkanlığı, güzel ahlakı ile çevresi­nin sevgisini ve saygısını kazanmış idi. 1400 (1979) yılında İzmir'de vefat edip Ankara'nın Bağlum Nahiyesi'ne defnedildi. Seyyid Abdülhakim Arvâsî Hazretleri'nin din bilgilerinde ve tasavvufun ince marifetlerinde derin bir derya idi. Üniversite mensupları, fen ve devlet adamları, çözülmez sandıkları güç bilgileri sormaya gelir, sohbetinde, dersinde bir saat kadar oturunca, cevabını alır, sormaya lüzum görmeden o bilgi ile dol­muş olarak dönerdi. Teveccühünü, sevgisini kazananlar, sayısız kerametlerini görürdü. Çok mütevazı, pek alçak gönüllüydü. Eyüp Sultan, Fatih, Beyazıt, Bakırköy, Beyoğlu'nda Ağa Camii kürsüle­rinde senelerce ilim neşretmiştir. Vefa Lisesi'nde öğretmenlik yapmış, Sultan Selim Camii yanındaki Süleymaniye Medresesi'nde Tasavvuf müderrisi iken "er-Riyâzü't-Tasavvufiyye" kitabını yazmıştır. Tasavvuf hakkında risale bü­yüklüğünde çeşitli mektupları vardır. Mevlid okunmasının ve tespih kullanma­nın başlangıcı ve meşruiyeti hakkında bir risale, Rabıta-i Şerif Risalesi, Sahabe-i Kiram, Ecdâd-ı Peygamberi risaleleri ile İslam Hukuku, Keşkül ve Sefer-i Ahiret isimli eserleri, Arapça, Farsça ve Türkçe şiirleri pek kıymetlidir. Onun güzel sözlerinden örnekler:

Son zamanlarda, tekkeler cahillerin eline düştü. Dinden, imandan haberi olmayanlara şeyh denildi. Din düşmanları da bu şeyhlerin sözlerini, oyunlarını ele alarak dine hurafeler karışmıştır. İslam Dini bozulmuştur. Hâlbuki bozuk ta­rikatçıların sözlerini, işlerini din sanmak, bunları tasavvuf büyükleri ile karış­tırmak çok yanlıştır. Dini bilmemek, anlamamaktır.

Temiz ve yeni elbise giyiniz. Gittiğiniz yerlerde, ahlakınızla, sözlerinizle, İslam'ın vakarını, kıymetini gösterdiğiniz gibi giyinmenizle de saygı ve ilgi toplayınız.

Çeşitli lezzetli yemeklerle ve tatlı, soğuk şerbetlerle bedenlerinizi ve ne­fislerinizi rahat ve hoş tutunuz.

Helal olan elbiseleri, yemekleri ve şerbetleri lüzumu kadar kullanınız. Yüce Allah her şeyi bir sebep tahtında yaratmaktadır. Bu sebeplere, iş yapabilecek tesir, kuvvet vermiştir. Bu kuvvetlere tabiat kuvvetleri, fizik, kim­ya ve biyoloji kanunları diyoruz.

Büyüklerin sözü, sözlerin büyüğüdür.

Evliyanın sözünde Rabbani tesir vardır.

İnsanı kaplayan sıkıntıların birinci sebebi, Hakk'a karşı şirk ve müşrikliktir.

Beşeriyyet ne kadar uğraşırsa uğraşsın, sevip sevilmedikçe, ızdırap ve felaketlerden kurtulamaz.

Allah'ın rahmeti üzerine olsun
Konuyu Paylaş:
  digg  slashdot  delicious  technorati  facebook  twitter  google  google

Çevrimdışı Edirne

  • *
  • İleti: 1182
  • Karma: +21/-7
Ynt: Ankarada bulunan evliyalar
« Yanıtla #1 : 09 Temmuz 2008, 21:39:00 »
 ::razi::

nur_yolcusu

  • Ziyaretçi
Ynt: Ankarada bulunan evliyalar
« Yanıtla #2 : 09 Temmuz 2008, 22:04:50 »
Allah Razı Olsun...   :maşAllah:

Çevrimdışı كنج مسلمان

  • WebMaster
  • *
  • İleti: 5991
  • Karma: +138/-9
  • Site emanetçisi
    • www.nurunyolcusu.com
Ynt: Ankarada bulunan evliyalar
« Yanıtla #3 : 10 Temmuz 2008, 13:03:38 »
Ahmed Mekkî Efendi Hazretleri

 Âlim, arif ve kâmil biri veli olan Mekkî Efendi Hazretleri, Abdülhakim Arvâsî Hazretleri’nin oğludur. 1894 yılında Van'ın Başkale kazasında doğdu. Medrese tahsilini bitirdikten sonra, ilim deryası olan muhterem babasın­dan zahir ilimlerinin inceliklerini öğrendi. Bunun dışında medrese tahsilini de yörenin medreselerinde tahsil etti. Bilinen dersleri tamamladığına dair icazet (diploma) aldı. Son derece edep ve tevazu ile halk arasında Hakk ile olurdu. Uzun yıllar Üsküdar ve Kadıköy müftülüklerinde bulundu. Sorulan suallere delil ve daya­nak bulmadan cevap vermeyen, dünyada pek az eşi bulunan sağlam fetva kay­nağı idi. Yüzlerce genci örnek teşkil edecek şekilde yetiştirdi. Çok edepli idi. Hu­zurunda bulunanlar, gösterdiği edep ve yakınlıktan utanırdı. İlim öğretmek için talebelerinin ayağına kendisi gider, tatlı diliyle okumak isteyenleri ikna eder, onlara bir şeyler öğretmek için çırpınırdı. Cumartesi ve Pazar günleri öğleden sonra Fatih Camii’nde vaaz ederdi. Bu vaazlarında, Beyzâvî Tetsiri'nin şerhleri ile birlikte, baştan sona kadar din­leyenlere anlatıp izah etti. Bu şekilde başlayıp bitirmek, babalarından sonra bir de kendisine nasip oldu. Arapça ve Farsçayı çok iyi bilirdi. Sevdiklerine yazdığı Arapça ve Farsça mektuplar pek fasih ve beliğdir. İstanbul-Kadıköy müftüsü iken, 1967 yılında vefat etti. Kabri, Edirnekapı kabristanında iken üç yıl sonra çevre yolu sebebiyle Ankara-Bağlum'a, babası­nın yanına nakledildi. Üç yıl içinde cesedinin hiç bozulmamış olduğu nakledenlerce bizzat görülmüştür

Çevrimdışı Bad-ı Saba

  • *
  • İleti: 392
  • Karma: +8/-0
  • Şairler_de Mazur
Ynt: Ankarada bulunan evliyalar
« Yanıtla #4 : 10 Temmuz 2008, 14:23:36 »
HACI BAYRAM-I VELİ(K.S)
1352 (H. 753)de Ankara ilinin Çubuk Çayı üzerindeki Zülfadl (Sol-Fasol) köyünde doğdu. 1429 (H. 833) senesinde Ankara'da vefât etti.İstanbul'u, Fâtih Sultan Mehmed Hanın fethedeceğini müjdeleyen büyük velînin adı  Nûmân bin Ahmed bin Mahmûd, lakabı Hacı Bayram-ı Veli'dir. Ankara'nın  feyz kaynağı olan kabri ve  türbesi, Hacı Bayram Câmii kıblesinde  ziyâretgah olarak Hakk rahmetini uman gönüllere  açıktır.

    Nûmân, küçük yaşından îtibâren ilim tahsîline başladı. Ankara'da ve Bursa'da bulunan âlimlerin derslerine katılarak; tefsîr, hadîs, fıkıh gibi din ilimlerinde ve o zamânın fen ilimlerinde yetişti. Ankara'da Melîke Hâtun'un yaptırdığı Kara Medresede müderrislik yaparak talebe yetiştirmeye başladı. Kısa zamanda, halk arasında sevilip sayılan biri oldu.

    İlimdeki bu üstünlüğüne rağmen Müderris Nûmân'ın rûhunda bir sıkıntı vardı. O, bu sıkıntıdan ancak bir mürşid-i kâmilin huzûruna varmakla kurtulabileceğini biliyor ve bir fırsat gözlüyordu. Nitekim bir gün dersten çıktığında yanına birisi geldi ve; "Ben Şücâ-i Karamânî'yim. Kayseri'den senin için geliyorum. Sana bir haberim ve dâvetim var." dedi. Nûmân, bu sözlerin sonunda kendisi için mühim bir haberin olduğunu anlamıştı. "Hoş geldin, safâlar getirdin. İnşâallah hayırlı haberlerle gelmişsindir. Anlat! Anlat!" diyerek hayretle sordu. "Beni şeyhim ve mürşidim Hamîdeddîn-i Velî hazretleri gönderdi ve; "Git Engürü'de (Ankara'da) Kara Medresede Nûmân adında bir müderris vardır. Ona selâmımı ve dâvetimi söyle. Al getir. O bize gerek..." dedi. Ben de bu vazîfe ile huzûrunuza gelmiş bulunuyorum."

    Müderris Nûmân bu sözleri dinler dinlemez; "Baş üstüne, bu dâvete icâbet lâzımdır. Hemen gidelim." diyerek müderrisliği bıraktı. Şücâ-i Karamânî ile Kayseri'ye gittiler. Kayseri'de Somuncu Baba diye meşhûr Hamîdeddîn-i Velî ile bir kurban bayramında buluştular. O zaman Hamîd-i Velî; "İki bayramı birden kutluyoruz." buyurarak, Nûmân'a Bayram lakabını verdi.

    Hamîd-i Velî, Nûmân ile başbaşa sohbetlere başlayarak, onu kısa zamanda olgunlaştırdı. Zâhirî ve bâtınî ilimlerde yüksek derecelere kavuşturduktan sonra ona; "Hacı Bayram! Zâhirî ilimleri ve bu ilimlerde yetişmiş âlimleri ve derecelerini gördün. Bâtınî ilimleri ve bu ilimlerde yükselmiş evliyâyı ve derecelerini de gördün. Hangisini murâd edersen onu seç!" buyurdu. Hacı Bayram da, velîlerin yüksek hallerini görerek, kendisini tasavvufa verdi ve bu yolda daha yüksek derecelere kavuşmak için çalıştı. Hocasının teveccühleri ile zamânının en büyük velîlerinden oldu.

    Hacı Bayram-ı Velî, hocası ile hacca gitti. Hac vazîfelerini yaptıktan sonra Aksaray'a geldiler. Orada hocasının 1412 (H. 815) senesinde; "Halîfem, vekîlim sensin." emri üzerine, bu ağır vazîfeyi üzerine aldı. Aynı sene hocası vefât edince, defn işleriyle meşgûl olup, cenâze namazını kıldırdı. Aksaray'da vazîfesini bitirdikten sonra Ankara'ya döndü. Ankara'da dînin emir ve yasaklarını insanlara anlatmaya, onlara doğru yolu göstermeye, yetiştirmeye başladı. Her gün pekçok kimse huzûruna gelir, hasta kalplerine şifâ bularak giderlerdi. Talebeleri gün geçtikçe çoğalmaya, akın akın gelmeye başladılar. Kısa zamanda ismi her tarafta duyuldu.

    Bilâhare İstanbul'un mânevî fâtihi olacak olan Akşemseddîn de Osmancık'ta müderrisken şeyhin evliyâlık derececsini duymuş ve ona talebe olmak üzere Ankara'ya gelmişti. Fakat şeyhin dükkan dükkan dolaşıp para topladığını görünce, yanına varıp hikmetini sormadan "Evliyâ para mı toplar, buralara boşuna gelmişim." diyerek oradan ayrıldı. Zeynüddîn Hafî hazretlerine talebe olmak üzere Mısır'a doğru yola çıktı. Haleb'e vardığı gece bir rüyâ gördü. Rüyâsında, boynuna bir zincir takılmış ve zorla Ankara'da Hacı Bayram-ı Velî'nin eşiğine bırakılmıştı. Zincirin ucu ise Hacı Bayram'ın elindeydil. u rüyâ üzerine, Akşemseddîn yaptığı hatâyı anlayarak derhal Anakra'ya geri döndü. Şehre ulaştığında Hacı Bayram-ı Velî'nin talebeleriyle ekin biçmeye gittiğini öğrendi. Tarlaya gitti. Fakat Hacı Bayram hazretleri ona hiç iltifat etmediler. Akşemseddîn, diğer talebelerle birlikte ekin biçmeye başladı. Yemek vakti geldiğinde, insanların ve orada bulunan köpeklerin yiyecekleri ayrıldı. Hacı Bayram-ı Velî, talebeleriyle yemek yemeye başladı. Yine Akşemseddîn'e hiç iltifat etmeyip, yemeğe çağırmadı. Akşemseddîn yaptığı hatâyı bildiği için, kendi kendine;

"Ey nefsim! Sen, Allah'ın büyük bir velî kulunu beğenmezsen, işte böyle yüzüne bile bakmazlar. Senin lâyık olduğun yer burasıdır." diyerek, köpeklerin yanına yaklaşıp, onlarla berâber yemeye başladı.

Hacı Bayram-ı Velî hazretleri, Akşemseddîn'in bu tevâzuuna dayanamayarak; "Köse! Kalbimize çabuk girdin, yanımıza gel." buyurup iltifât etti, kendi sofrasına oturttu. Sonra ona; "Zincirle zorla gelen misafiri, işte böyle ağırlarlar." diyerek, onun gördüğü rüyâyı, kerâmet göstererek anladığını bildirdi.

Akşemseddîn bundan sonra hocasının yanından hiç ayrılmadı. Sohbetlerini kaçırmayarak, kalplere şifâ olan nasihatlarını zevkle dinlemye başladı. Hacı Bayram-ı Velî'nin teveccühleri altında, kısa zamanda bütün talebe arkadaşlarının önüne geçti. Nefsini terbiye etmekte herkesten ileri gitti.

Akşemseddîn'e icâzet  verdiğinde, bâzıları; "Efendim! Sizde yıllarca okuyan talebelere hilâfet vermediğiniz hâlde, bu yeni gelen Akşemseddîn'i kısa zamanda hilâfet ile şereflendirdiniz?" dediler. Hâcı Bayram-ı Velî de; "Bu öyle bir kösedir ki, bizden her ne görüp duydu ise hemen inandı. Gördüklerinin ve işittiklerinin hikmetini de bizzât kendisi anladı. Fakat yanımad yıllardır çalışan talebeler, gördüklerinin ve duyduklarının hikmetini anlayamayıp bana sorarlar. Ona hilâfet vermemizin sebebi işte budur." diye cevap verdi.

Hacı Bayram-ı Velî, bu şekilde hem talebelerini yetiştiriyor, hem de belli saatlerde câmide insanlara vâz ve nasîhat ediyordu. Herkes Hacı Bayram-ı Velî'nin vâzlarına koşuyor, bâzı kerâmetlerini görünce, ona daha çok bağlanıyorlardı. Bu şekilde Hacı Bayram'ın etrafında pekçok kimsenin toplandığını gören bâzı hasetçiler, Pâdişâh İkinci Murâd Hana; "Sultânım! Ankara'da Hacı Bayram isminde biri, bir yol tutturarak halkı başına toplamış. Aleyhinizde bâzı sözler söyleyip saltanatınıza kasdedermiş. Bir isyân çıkarmasından korkarız!" diyerek iftirâlarda bulundular. Bunun üzerine sultan, durumun tetkik edilmesi için iki kişi vazifelendirip; "O kimseyi hemen gidiphuzûrumuza getirin. Emrimize baş kaldırıp isyân ederse, zincire vurarak getirin!" emrini verdi.

Ulaklar, ellerinde pâdişâhın fermânı olduğu hâlde, Edirne'den kalkıp süratle Ankara'ya gittiler. Şehre yaklaştıklarında önlerine, yaşlı, nûr yüzlü bir kimse ile bir genç çıktı. Selâmlaştıktan sonra ihtiyâr zât; "Evlâtlarım! Nereden gelip nereye gidiyorsunuz?" diye sorunca, onlar da; "Ankara'da Hacı Bayram isminde biri, etrâfına adamlar toplayıp, Pâdişâhımıza başkaldırmış. Onu yakalayıp pâdişâhın huzuruna götüreceğiz." dediler. Ulakların bu sözünü bekleyen ihtiyâr zât; "O aradığınız Hacı Bayram bu fakîrdir." diyerek, kendisini gösterdi. Ulaklar bir fermâna baktılar, bir de Hacı Bayram-ı Velî'ye. Aradıkları isyâncı bu olamazdı. Bu nûr yüzlü, hoş sözlü zât, hiç isyân edecek birine benzemiyordu. Hacı Bayram-ı Velî'ye tekrar tekrar dikkatle baktıktan sonra, birbirlerine; "Gidelim, Sultanımıza gidelim. Bu zâtın mâsûm olduğunu, söylenilenlerin yanlış olduğunu bildirelim." dediler.

Hacı Bayram; "Evlatlar! Sizin geleceğinizi biliyorduk. Onun için yola çıkıp sizi bekledik. Sultanımızın fermânı başımız üzerindedir. Haydi durmayınız, elimi zincirle bğlayınız ve bir an önce buradan gidelim." buyurdu. Bu sözlere iyice hayret eden çavuşlar; "Sizi yanlış anlatmışlar efendim. Size karşı edepsizlik etmeye hayâ ederiz. Hele zincire vurmak hiç aklımızdan geçmez. Mâdem ki emrediyorsunuz, buyurunuz gidelim." dediler.

Hacı Bayram ile yanındaki genç talebesi Akşemseddîn, çavuşlarla birliket Edirne'ye doğru yola koyuldular. Hacı Bayram-ı Velî, yol boyunca ulaklarla sohbetler etti, onlar nasîhatlerde bulundu. Günler sonra Çanakkale Boğazından geçip, Edirne'ye geldiler. Sarayda Sultan İkinci Murâd Han, söylentilere göre devletin selâmetine kasdeden ve tahtına göz diken bir eşkıyâ beklerken, karşısında; nûr yüzlü, kâmil bir velî gördü. Hayretini saklamayarak, onu baş köşeye oturttu. Utancından bu büyük velînin yüzüne bakamadan; "Yolculugunuz zahmetli oldu herhalde." dedi. Hacı Bayram-ı Velî ise tebessümle; "İyi bir vesîle oldu. Birçok yerde ve buralarda epeyce mâneviyât âşıkları gördük ve tanıştık." diyerek, pâdişâhı rahatlattı. Sohbete başladılar. Sultan Murâd, şehzâdeliğinden beri ilme pek meraklıydı ve büyük bir âlim olarak yetişmişti. Hacı Bayram-ı Velî konuştukça, ilminin yüksekliğini daha iyi anladı. Tâ Ankara'dan buraya kadar getirttiğine çok üzüldü, tanışmakla şereflendiği için de çok sevindi. Tasavvuftaki bâzı müşkillerini Hacı Bayram-ı Velî'ye sordu. Aldığı cevaplardan ziyâdesiyle memnun oldu. Pekçok ihsânda bulunup, hediyeler verdi. Fakat Hacı Bayram-ı Velî; "Sultânım! Bizim dünyâ malında gözümüz yoktur. Siz onları, ihtiyâcı olanlara veriniz." diyerek nâzikçe reddetti. Pâdişhâh ısrar edince de; "Mutlaka ihsânda bulunmak istiyorsanız, talebelerimizin, devlete vereceği vergilerden muaf tutulmasını arzu ederiz." dedi. Pâdişâh da memnuniyetle kabûl etti. Hacı Bayram-ı Velî'yi günlerce sarayda misâfir etti, izzet ve ikrâmda bulundu.

Başbaşa sohbet ettiği günlerden birinde; konu İstanbul'un fethine gelmişti. Murâd Han Gâzi; "Allahü teâlânın izniyle, evliyânın himmet ve bereketleriyle İstanbul'u almak istiyorum. Rahmetli dedem Yıldırım Bâyezîd Han bu işe girişti. Fakat bir netice elde edemedi. Devlet-i âl-i Osman'ın toraklarının ortasında bir Bizans Devletinin olmasına hiç gönlüm râzı değil. Sevgili Peygamberimizin de fethini müjdelediği bu İstanbul bize lâzım. Bunu almak için de himmetinizi, yardımınızı bekliyorum." dedi. Murâd Han bu sözleri söylerken, Hacı Bayram-ı Velî derin bir tefekküre dalmış, onu dinliyordu. Sultanın sözü bittikten bir süre sonra şöyle konuştu: "Sultânım! Bu şehrin alınışını görmek ne size, ne de bize nasîb olacak. İstanbul'u almak, şu beşikte yatan Muhammed'e (Fâtih Sultan Mehmed Han) ve onun hocası, bizim Köse Akşemseddîn'e nasîb olsa gerektir." müjdesini verdi. Sonra geleceğin Fâtih'ini kucağına aldı. Onun gözlerine bakarak, uzun uzun teveccühlerde bulunda. Sultan Murâd Han, bu müjdeye çok sevindi. Oğlu şehzâde Muhammed'e ve Akşemseddîn'e artık başka bir nazar ile bakmaya başladı.

Hacı Bayram-ı Velî hazretleri Edirne'de bulunduğu müddet içinde, câmilerde vâz verip, halka nasîhatlerde bulundu. Edirneliler de onu çok sevdiler. Onun hangi câmide nasîhat edeceğini öğrenip, oraya akın akın giderlerdi. Pâdişâh da onun Edirne'de kalmasını istiyordu. Fakat Hacı Bayram-ı Velî, Ankara'ya talebelerinin başına dönüp, onları yetiştirmeye devâm etmek istediğini bildirdi.

Pâdişâha nasîhatlerde bulunduktan ve onunla vedâlaştıktan sonra yola koyuldu. Önce Gelibolu'ya geldi. Orada Yazıcızâde Ahmed Bîcân ve Muhammed Bîcân kardeşlerle görüştü. Bir müddet onları yetiştirmek için orada kaldı. Onların Bayramiyye yoluna girerek, tasavvufta ilerlemelerine sebeb oldu. Muhammed Efendi, yazdığı Muhammediyye'yi hocası Hacı Bayram-ı Velî'ye takdim ettiğinde; "Ey Muhammed! Bu kitabı yazacağına, kalbinin nûrlanması için çalışsan, nefsini terbiye etmek için uğraşıp onu yola getirseydin daha iyi olmaz mıydı?" buyurduğunda, Muhammed Bîcân bir "Âhh!" çekti ki, o anda kitabın açık olan sahifeleri "Âhh" ateşinden kararıp simsiyah oldu. Hacı Bayram-ı Velî, kısa zamanda bu iki kardeşe icâzet, diploma vererek, insanları hak yola dâvet ve bu yolda ilerletmekle görevlendirdi.

Hacı Bayram-ı Velî, Ankara'ya Sultan Murâd Hanın verdiği fermânla geldi. Fermanda, Hacı Bayram-ı Velî hazretlerinin talebelerinin, yalnız ilim ile meşgûl olmaları için, onların vergi ve askerlikten muâf tutulduğu bildiriliyordu. Bunu duyan pekçok kişi, vergi ve askerlikten kurtulmak için Hacı Bayram-ı Velî'nin talebesi olduğunu söylemeye başladı. Bunlar o kadar çoğaldı ki, Ankara'nın mâlî ve askerî düzeni bozuldu. Sonunda Sultan, Hacı Bayram-ı Velî'den talebelerinin bir listesini istemek zorunda kaldı.

 Hacı Bayram-ı Velî de, Ankara'nın Kanlıgöl mevkiinde bir çadır kurdu ve; "Bize intisâb edenler, talebe olanlar burada toplansın." diye ilân etti. Hacı Bayram-ı Velî'nin talebesi olduğunu söyleyen herkes, akın akın gelip meydanı doldurdu. Hacı Bayram-ı Velî; "Dervişlerim, müridlerim! Bana intisâb eden talebelerimi bugün burada kurban etmem emrolundu. Canını, malını bana feda eden, çadıra girsin." buyurdu. Bütün talebeleri bir korku aldı. Bir uğultu yükseldi. Vergiden kaçmaki çin talebe görünenler; "Bu ne biçim mürşit; bu nasıl müritlik." diye söylenip duruyorlardı. Hacı Bayram-ı Velî de, eline keskin bir bıçak ile çadırınkapısında beklemeye başladı. Bu sırada topluluktan, bir erkek ile bir kadın kalabalığı yararak doğruca çadırın içine girdiler. Arkalarından Hacı Bayram-ı Velî de girdi. Daha önceden çadıra koyduğu koyunu içeride hemen kesti. Kırmızı bir kan, çadırdan dışarı çıktı. Kanı gören herkes hemen kaçtı. Meydanda kimse kalmadı. Daha sonra dışarı çıkan Hacı Bayram-ı Velî; "Anladık ki, bu kadar talebemiz varmış. Bunlardan başka herkes, vergi vermek ve asrelik yapmak sûretiyle, devlete olan borcunu ödemelidir." buyurdu.

Hacı Bayram-ı Velî, ömrünün sonuna kadar İslâmiyeti yaymak için uğraştı. Talebelerine ve sohbete gelen herkese, Allahü teâlânın emirlerini bildirip, yasaklarından kaçınmanın şart olduğunu anlattı. Hayâtı, hep verâ ve takvâ üzere, haramlardan şiddetle kaçıp, şüpheli korkusuyla mübahların fazlasını terk etmekle geçti.

Onun vefâtından sonra "Bayramiyye yolu"nu, talebelerinden Akşemseddîn ve Bıçakçı Ömer Efendi devâm ettirdiler.

Türbelerin kapatılma kararı çıktıktan sonra, her yere olduğu gibi Hacı Bayram-ı Velî hazretlerinin türbesine de kilit vurulmuştu. Fakat sabahleyin türbenin önünden geçenler kilidi kırılmış, kapıyı da ardına kadar açık gördüler. Olayın birkaç defâ tekerrür etmesi üzerine ilgililerden biri; "Böyle şey olmaz, bu kapıyı elbette bir açan var." demiş. Sonra bunun için iki bekçi vazifelendirmiş ve; "Sabaha kadar bekleyin, gözetleyin. Şu kapıyı kim açıyorsa, hemen yakalayın." iye de emir vermişti.

Bekçiler aldıkları bu emir gereğince, hazret-i Şeyh'in türbesi önünde sabah ezânı okununcaya kadar beklemişler. Sabah vakti âniden kilidin çıkardığı "Çat" sesi ile irkilmişler. İşte o zaman açılan kapıdan Hacı Bayram-ı Velî hazretlerinin tebessüm ederek kendilerine baktığını görmüşler. Türbeyi bekleyen bekçilerden biri şaşkınlıktan düşüp bayılırken, diğerinin dili tutulmuş. Bu olaydan sonra bir daha hiç kimse kapıda nöbet tutmaya cesâret edememiştir.

Hacı Bayram-ı Velî'nin, Akşemseddîn ve Bıçakcı Ömer Efendiden başka halîfeleri de vardı. Göynüklü Uzun Selâhaddîn, Yazıcızâde Muhammedv e Ahmed Bîcân kardeşler, İnce Bedreddîn, Hızır Dede, Akbıyık Sultan, Muhammed Üftâde hazretleri bunlardandır. Birisi de, dâmâdı Eşrefoğlu Rûmî (Abdullah Efendi)dir.
Ruh-u beşer için en haLiS sürur ve KaLb-i inSan içiN eN sAfi seVinç o MuhabbetuLLah içindeki Lezzet-i ruhaniyedir...

Çevrimdışı muhabbet fedaisi

  • *
  • İleti: 308
  • Karma: +7/-4
  • "DAHİLEK YA RASULALLAH!!!"
Ynt: Ankarada bulunan evliyalar
« Yanıtla #5 : 10 Temmuz 2008, 19:29:49 »
 ::gul:: çok çok güzel allah hepinizden razı olsun inş. ::gul::
EY İNSAN!!

             "Çocukluğun oyunla geçer..
             Gençliğin gafletle geçer...
             İhtiyarlayıncada zaif düşersin..
ACABA?
                Sen..O şanı Yüce büyük ALLAH'A ne zaman ibadet edeceksin??
             Yarın bambaşka bir insan olacağım diyorsun..Neden bugünden başlamıyorsun??"

Çevrimdışı كنج مسلمان

  • WebMaster
  • *
  • İleti: 5991
  • Karma: +138/-9
  • Site emanetçisi
    • www.nurunyolcusu.com
Ynt: Ankarada bulunan evliyalar
« Yanıtla #6 : 16 Temmuz 2008, 20:56:53 »
Ali Semerkandî Hazretleri

Osmanlı Devleti'nin kuruluş döneminde Ankara'nın Çamlıdere bölge­sinde yaşayan evliyanın büyüklerindendir. 720 (m.1320) yılında İsfehan'da doğmuştur. Babasının adı Yahya olup nesilleri Hazreti Ömer (r.a.)'e dayanır. Çok zeki ve pek akıllı idi. Çok küçük yaşlarında Kur’an-ı Kerim'i ez­berledi. Muhtelif kıraat usullerine göre okumayı öğrendi. Genç yaşlarında Tef­sir, Hadis, Fıkıh ve Tasavvuf gibi ilimlerde pek yüksek derecelere erişti. Mekke-i Mükerreme, Medine-i Münevvere, Şam, Kudüs, Irak, Semerkand, Karaman, Çamlıdere gibi pek çok beldelerde İslamiyet’i öğretmek, Emr-i bi’l-ma'ruf ve nehy-i ani'l-münker yapmak için dolaştı. Bu zatın, Konya-Karaman'da vefat ettiğine dair bazı kayıtlara rastlanı­yorsa da, orada bahsedilen zatla Ali Semerkandî Hazretleri'nin hiçbir ilgisi yoktur. Ali Semerkandî Hazretleri, tahsilini tamamladıktan sonra önce Mekke-i Mükerreme'ye gitti. Kâbe-i Muazzama'da yıllarca imamlık yaptı. Orada, insanların "Ehl-i Sünnet" itikadına uygun bir iman ile yaşamaları, ibadetlerini sünnet-i şerifeye uygun yapabilmeleri için çok çalıştı. Manevî bir işaret üzerine Medine-i Münevvere'ye geldi.

Orada Allah Rasulü (s.a.v.)'nün Ravzasında ye­di yıl kadar türbedarlık hizmetinde bulundu. Bir gün rüyasında Allah Rasulü (s.a.v.)'nün muhterem kerimeleri Fatıma (r.anhâ) validemizi gördü. Şöyle buyurdu: "Ey Ali! Allah Rasulü (s.a.v.)'nün huzuruna git. Seni manevî evlatlığa kabul buyuracak." Ali Semerkandî Hazretleri uyanır uyanmaz hemen Allah Rasulü (s.a.v.)'nün mübarek huzuruna koştu. Mübarek kabrinin karşısına geçip, dizi üzerinde edeple oturdu. Bir müddet sonra Ravza-i Mutahhare'den Allah Rasulü (s.a.v.)'nün: "Buyur yâ Ali! Seni manevî evladım olarak kabul ettim. Kıyamete kadar mucizem baki kalsın. Ya Ali! Öyle bir beldeye git ki, fakirlikleri sebebiyle beni ziyaret edemeyen ümmetim, seni ziyaret etsinler. Sen benim evladım olduğun için, sana yapılan ziyareti bana yapılmış gibi kabul ederim" mübarek sözlerini işitti. Bu sözleri büyük bir zevkle dinleyen Ali Semerkandî Hazretleri, sevincinden ağladı ve Yüce Allah'ın verdiği bu nimetten dolayı şükür secdesine vardı.

Anadolu'ya gitmesi gerektiğini anladı ve hemen harekete geçti. Ali Semerkandî Hazretleri, Anadolu'da seyahat ederken, önce Alanya'ya geldi. Bir gün denizin kenarında yürürken, ağlayan bir kimseye rastladı. Niçin ağladığını sorduğunda, o kimse: "Yanımda çok büyük kıymeti olan bir inci var idi. Onu denize düşür­düm. Bundan dolayı ağlıyorum" dedi. O kimsenin üzüntüsüne dayanamayan Ali Semerkandî Hazretleri: "Ey balıklar! Allahü Teala'nın izniyle bir inci bulup getirin!" buyurdu. Bir anda denizin üzerinde binlerce balık, ağızlarında birer inci ile göründü. Ali Semerkandî Hazretleri, bir tanesini işaret ederek, gelen balıktan inciyi aldı. Gö­revlerini yapan balıklar tekrar denizin içinde kaybolurlarken, olanları hayretle takip eden o kimseye inciyi verdi.

 O kimse, eline verilen incinin kendisine ait olan inci olduğunu görünce daha çok hayret etti. Ali Semerkandî Hazretleri, Alanya'dan bugünkü Ankara'nın Çamlıdere yöresine geldi. (Çamlıdere'nin eski adı "Şeyhler" olup, o ad bu zata izafeten verilmiştir.) Çamlıdere'ye bir derviş kıyafetinde gelen Ali Semerkandî Hazretleri, oradaki insanların çok fakir olduklarını görerek, işaret olunan yerin burası oldu­ğunu manevî keşifle anladı. Buradaki insanların irşadı, onlara Allah'ın emir ve yasaklarını bildirmek için yıllarca uğraştı. Sonraları pek çok talebeleri oldu. İslamiyet’i yaymak için çalıştığı bu bölgede, pek çok kerametleri görüldü. Ne­silden nesile aktarılan kerametlerinden birkaçı aşağıdadır. Bulunduğu bölgeye ilk geldiği günlerde, köylülerin sığırlarını otlatacak çobanları yoktu. Arıyorlardı, fakat çobanlığa kimse yanaşmıyordu. Ali Semerkandî Hazretleri'nin büyüklüğünü de henüz yeterince anlamış değillerdi. İnsanların bu sıkıntısını gören

 Ali Semerkandî Hazretleri onlara: "Sığırlarınızı ben otlatabilirim. Bu işten dolayı sizden ücret falan da is­temiyorum" dedi. Köylüler bu habere çok sevindiler. Köylerine yeni gelen, herkese dinden, imandan bahseden bu zata dediler ki: "Biz, sığırlarımızla birlikte, buzağılarını da otlattırmak istiyoruz. Eğer buzağıların annelerini emmeden otlamalarını sağlarsan memnun oluruz." Ali Semerkandî Hazretleri, onların tekliflerini kabul etti. Ertesi günü inekleri ve buzağıları bir arada otlatmaya götüren, hazret, otlak yerinde sığırlara dönerek: "Ey inekler ve buzağılar! Akşama kadar beraberce otlayınız. Yalnız bu­zağılar, annelerini emmesinler, anneler de yavrularını emzirmesinler" dedi. Bu söz üzerine, akşama kadar inekler buzağılarını emzirmediler. Buzağılar da an­nelerini emmek için uğraşmadılar. Akşamı merak içinde bekleyen köylüler, ineklerinin memelerinin süt ile dolu olduğunu görünce hayretten şaşırıp kaldı­lar. Böylesini ne işitmişler, ne de görmüşlerdi. Olanların bu zatın bir kerameti olduğunu ve onun büyük veliler arasında yer aldığını anladılar. Ali Semerkandî Hazretleri, bir gün kırda sığırları otlatırken, bir kurdun, bir öküzü öldürmek için hazırlandığını gördü. Hemen yanlarına varıp kurda: "Ey kurt! Bu öküzü öldürmek için kimden izin aldın?" deyince, kurt dile gelip:

"Ey Allahü Teala'nın sevgili kulu! Bu öküz benim nasibimdir. Yine Allahü Teala'nın izni ile bu öküzü öldürüp yiyeceğim" dedi. O da: "Ey kurt! Öküzün sahibine durumu anlatayım. Haberi olsun ki, bize bir kabahat bulup dil uzatarak ahiretini yıkmasın. Bu gün izin ver yarın gel." dedi. Kurt: "Peki" diyerek oradan ayrıldı. Akşam durumu öküzün sahibine anlattı. Fakat öküzün sahibi Ali Semerkandî Hazretleri'nin büyüklüğünü idrak ede­meyenlerden biriydi. Onun bu anlattıklarının olamayacağını söyleyerek, ertesi gün öküzü yine gönderdi. O gün kurt gelip öküzün başına yine dikildi. Olanları takip eden Ali Semerkandî Hazretleri, kurdun yanına gelip: "Mademki yiyeceksin, hiç olmazsa derisini delik deşik etme de, sahibi­nin işine yarasın." dedi.

Kurt, öküzü öldürüp, derisine zarar vermeyecek şekil­de etini yedi. Akşam öküzün yerine derisinin geldiğini gören öküz sahibi, doğ­ruca Ali Semerkandî Hazretleri'nin yanına koşup, durumu sordu. Olanları öğrenince, inanmayıp Ali Semerkandî Hazretleri'ne uygun olmayan sözler söyle­di. Ertesi günü de kadıya şikâyet etti. Kadı her iki tarafı dinledikten sonra Haz­ret'e: "Şahidin var mı?" diye sordu. O da: "Orada bulunan ağaçlar ve taşlar şahidimdir." der demez hadisenin geçti­ği bölgeden bir gürültüdür koptu. Taşlar ve ağaçlar harekete geçmiş, kadı efen­dinin bulunduğu yere doğru geliyorlardı. Herkes korkudan kaçışmaya başladı. Bunun üzerine Ali Semerkandî Hazretleri: "Ey kayalar ve ağaçlar! Olduğunuz yerde durun" deyince durdular. Kadı, davacı ve inanmayan kimselerin şaşkınlıktan akılları gidecek gibi oldu. Sonra da çok geçmeden onun müridleri arasında yerlerini aldılar. Bir yaz mevsiminde, kadınlar tarlada ekin biçiyorlardı. Oralarda sığır ot­latan Ali Semerkandî Hazretleri, namaz vakti girdiği halde abdestini tazeleye­cek bir su bulamadı.

Asasını yere vurarak: "Çık ey mübarek!" deyince, yerden insan gövdesi kalınlığında bir su çı­kıverdi. Sular, hızla meyilli arazide etrafa yayılırken, kadınlar bağırmaya baş­ladılar: "Su çıkarmanın da zamanı mı? Ekinlerimiz sular altında kalacak." Bun­dan başka Hazrete bir sürü yakışıksız sözler de söylediler O da suyun çıktığı yere bakarak: "Ey mübarek su! Ne çıktığın belli olsun, ne de aktığın!" buyurdu. Bu söz üzerine suyun çıktığı yer, kuyu ağzı gibi olup hareketsiz kaldı.

O sıralarda Osmanlı Payitahtı olan Bursa'da bir çekirge afeti oldu. Her tarafı çekirge kaplamış, mahsulleri ve çiçekleri harap etmişti. Bu afetten kur­tulmak için, zamanın ziraatçılarından çare soruldu. Yapılan bütün araştırmalar­dan bir sonuç alınamayınca, âlimlere ve velilere haberler gönderildi. Bu çekir­ge afetinden kurtulma çaresinin ne olduğu soruldu. Bu haber, Çamlıdere'de ya­şayan Ali Semerkandî Hazretleri'ne de ulaştı. Ali Semerkandî Hazretleri, dağ­da asasıyla çıkardığı sudan bir miktar Bursa'ya göndendi. Bu suyun, haşaratın bulunduğu bölgeye dökülmesini tembih etti. Suyu Bursa'ya götürdüler. Çekirge afetinin bulunduğu bölgelere azar azar döktüler. Çok kısa bir zaman içinde çekirgeler kayboldu. Mahsuller, çiçekler çekirgelerin istilasından böylece kur­tulmuş oldu. Bir rivayete göre bu su, bir kap içerisinde yüksek bir yere asıldı. Allah'ın izniyle suyun götürüldüğü yerde sığırcık kuşları toplanıp, bir anda çe­kirge sürülerini mahvettiler. Padişah, Bursa'nın çekirgelerden kurtarılmasına vesile olan Ali Semerkandî Hazretleri'ni Bursa'ya davet etti. Ali Semerkandî Hazretleri Bur­sa'ya geldiğinde, Padişah ona çok izzet ve ikramda bulundu.

Pek fazla iltifat edip, Bursa'da kalmasını istedi. Fakat Ali Semerkandî Hazretleri, Bursa'da ka­lamayacağını, bulunduğu yöre halkının çok fakir olup, Allah Rasulü (s.a.v.)’nü ziyarete gidemeyen insanların bulunduğu bölgede kalmak istediğini, nazik bir dille anlattı. Bunun üzerine Padişah kendisinden bir istekte bulunmasını iste­di. O da: "Çamlıdere havalisindeki tebaanız çok fakirdir. Onların askerlik ve top­rak kirası mükellefiyetlerinden muaf tutulmalarını arzu ediyorum." dedi. Bu­nun üzerine Padişah derhal bir ferman yazarak, bundan böyle Çamlıdere hava­lisinde bulunan kimselerin askerlik yapmayacağını ve toprak kirasının alınma­yacağını bildirdi. O günden itibaren İstiklâl Harbi sırasına kadar Çamlıdere bölgesinden veri alınmadı ve askere giden olmadı.

Bütün padişahlar o fermana uydular. Ayrıca "Çekirge Suyu" adıyla meşhur olan sudan zaman zaman alına­rak, çekirgelerin zarar yaptığı bölgelere götürüldü. Bu su, halen Çamlıdere'nin kuzeyinde, Gerede'nin doğusunda, Eskipazar'ın güneyinde bulunmaktadır. Çamlıdere'de, Ali Semerkandî Hazretleri'nin “Külliyat”ında bulunan bu fermanın bazı maddeleri şöyledir: Çamlıdere'de bulunan Müslümanlar, Şeyh Alil Semerkandî Hazretle­ri'nin manevî evlatlarıdır. Yine bu bölgenin halkına askerlik mükellefiyeti yoktur. Toprak kirasından muaf tutulacaklardır. Çekirgeleri yok eden "Sığırcık Suyu", Şeyh Ali Semerkandî ve onun ma­nevî evlatlarına aittir. Bu ferman zaman zaman yenilenmiştir. Ali Semerkandî Hazretleri 862 (m.1457) yılında Çamlıdere'de vefat etti. Türbesi, Çamlıdere kabristanının orta yerinde bulunmakta, ziyaretinde bulu­nanlar ondan çokça feyz almaktadırlar. Türbesinin kapısından girilince, tam karşıda olan büyük sandukalı kabir ona, etrafındaki kabirler de yakınlarına ve talebelerine aittirler

nur_yolcusu

  • Ziyaretçi
Ynt: Ankarada bulunan evliyalar
« Yanıtla #7 : 17 Temmuz 2008, 17:22:32 »
Allah Razı Olsun...

Çevrimdışı كنج مسلمان

  • WebMaster
  • *
  • İleti: 5991
  • Karma: +138/-9
  • Site emanetçisi
    • www.nurunyolcusu.com
Ynt: Ankarada bulunan evliyalar
« Yanıtla #8 : 31 Temmuz 2010, 20:05:48 »
Ahi Şerafettin Türbesi

Aslanhane Mahallesinde aynı isimdeki caminin karşısındadır. Yapılış tarihi 1350 olup, türbenin güney penceresi üzerinde Arapça bir kitabe vardır. Türbe, kesme taş ve tuğla ile yapılmıştır. Kubbesinin üstü ahşap bir çatı ile örtülmüştür. 1947 yılında aslına uygun şekilde onarılmıştır. Ahi Şerafettin’in üstün sanat tekniği ile yapılmış olan oymalı sandukası Etnografya Müzesine kaldırılmıştır.

Çevrimdışı جودت

  • *
  • İleti: 406
  • Karma: +5/-0
Ynt: Ankarada bulunan evliyalar
« Yanıtla #9 : 09 Ağustos 2010, 15:59:23 »
 :rıza: :inşAllah:
"Nimetleriyle sizi gıdalandırdığı için ALLAH'ı sevin.Beni de ALLAH'a olan sevginiz sebebiyle sevin.Ehl-i Beytimi de,benim onlara olan sevgim sebebiyle sevin.(HADİS-İ ŞERİF)

Seo4Smf Tagleri:
 


Ankarada bulunan evliyalar Konusuna Ait Benzer Konular

Edirnede bulunan evliyalar
Şekmetî Mehmed Efendi Hazretleri On sekizinci yüzyılda yetişmiş Edirne velilerindendir. Muradiye Camii imam ve hatibi idi. Doğum... Devamı...

Gösterim: 1457 - Yanıt: 8 - Başlatan:كنج مسلمان
Katkı maddesi bulunan dondurma hasta ediyor
Katkı maddesi bulunan dondurma hasta ediyorYaz mevsimi ile birlikte tüketimi artan dondurmanın gerçek maliyetleri altında satıld... Devamı...

Gösterim: 439 - Yanıt: 2 - Başlatan:bulutbeyazi
Cevşenül Kebirin İçinde Bulunan En Güzide Bölümlerden Biri CELCELÜTİYYE
Celcelutiye Cevşen kadar tanınıyor olmasa da belki onun kadar kıymetli, kudsî bir duâ... Duâ ibadetin özü ve sırrı. Sırrın sırrı... Devamı...

Gösterim: 890 - Yanıt: 14 - Başlatan:بدرقه
TAŞINDI: Cevşenül Kebirin İçinde Bulunan En Güzide Bölümlerden Biri CELCELÜTİYYE
Bu konu Cevşen Hatmi isimli bölüme taşındı. http://nurunyolcusu.com/forum/index.php?topic=7106.0 Devamı...

Gösterim: 196 - Yanıt: 0 - Başlatan:بدرقه
Giresun'da evliyalar ve türbeler
Giresun Kapukahve Mahallesi’nde bulunan Seyyid Vakkas Türbesi, Fatih Sultan Mehmet zamanında Giresun’un alınmasında yararlılıkla... Devamı...

Gösterim: 1235 - Yanıt: 3 - Başlatan:كنج مسلمان